Toplumla kucaklaşabilen bir kadın hareketi yaratmak
Bir mücadele, onu doğuran somut gerçeği iyi anlamakla temellerini bulabilir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun Türkiye’yi yıllardır yöneten iktidara seslenişi de buna dayanıyor. Kadın cinayetleri artıyor ve dağ gibi karşımızda duran bu somut gerçeği kabul ettirebilmek bile başlı başına bir mücadeleyi gerektiriyor. Toplumsal ilerlemeler ancak böyle sağlanabilir. Nasıl ki kapitalist sistem, işçilerin her gün ekmekleri uğruna canlarını ortaya koyarak yürüttükleri yaşam savaşı gerçeğini kabul etmiyorsa; nasıl ki bu topraklarda yıllarca Kürtlere yapıldığı gibi her tür etnik kimlik yok sayıldıysa, kadın hareketinin de başına gelen bunlardan farksız. Bu nedenle kadın cinayetlerine karşı acil önlem derken ilk talebimiz Cumhurbaşkanı, Başbakan ve meclisteki tüm siyasi parti liderlerinin kadına yönelik şiddeti kınaması. Çünkü bu aşamayı geçemezsek, yol alamıyoruz.
Elbette bu aşamaya gelindiğinde de mücadelenin engebeli yollarına giriyoruz. Örneğin, memlekette kadın cinayetleri gerçeğini kabul ettirmeyi başardığımız bir yönetici olarak açıklama yapmaya kalkışan Bülent Arınç, son derece gerici bir ifade edebiliyor. Kahkaha atan kadınlar kadın cinayetlerini teşvik ediyormuş. Yıllardır Türkiye’nin pek çok ilinde kadın cinayeti davalarını binbir emekle takip eden, bu mücadelenin yürütücüsü tüm arkadaşlarıma bu cümleler çok tanıdık gelmiştir eminim. Evet, Arınç’ın açıklaması “Beni tahrik etti, o yüzden öldürdüm” diyerek ceza indirimi alan erkeklerin açıklamalarının aynısı. Gerçeklerin üstü örtülemediğinde, derhal inkar politikasından çıkılarak meşrulaştırma politikasına geçiliyor. Şener Şen’le İlyas Salman’ın Banker Bilo adlı bir filmi vardır. Filmde uyanık banker Şener Şen, İlyas Salman’ı sürekli kandırır, durum ortaya çıkınca, önce kandırdığını inkar eder, inkar tutmayınca da “Yaptım ama bir sor, niye yaptım” der. İşte bizim AKP’lilerde de durum bunun aynısı. Önce inkar et, tutmazsa haklılaştırma yoluna git…
Hükümet bunu yapıyor, peki, Türkiye’de kendisini kadın kurtuluş mücadelesinin bileşeni olarak tarif edenlere ne demeli? Yıllardır kadın cinayeti gerçeklerinin üstü örtülmeye çalışılırken neredeydi bu arkadaşlar? Açık olsun; burada kastımız, küçük burjuva feministleri ve kadın mücadelesi yürütebilme hakkını yalnızca onlara teslim etmiş olan sosyalistler. Kadın cinayetlerini durdurmak üzere mücadele edenlerin yanında değillerdi. Kaybettiğimiz kadın kardeşlerimizi ailelerinin yanında değillerdi. Onlar aslında, toplumun yanında değillerdi. Kendini kadın kurtuluş hareketinin öznesi, hatta tek yürütücüsü olarak görmek bu mudur? Mücadelemizle AKP’ye bile kadın cinayeti gerçeklerini kabul ettirmeyi başardık, kadınları korumak için yasa yaptırdık, o erkek egemen hakimlerin kadın cinayeti davalarında ceza indirimi vermelerinin önüne geçtik; ama bir tek küçük burjuva feministi arkadaşlarımıza ve mücadeleyi havale etme eğilimindeki sosyalist örgütlerden arkadaşlarımıza kadın cinayetlerinin önemli bir sorun olduğu gerçeğini kabul ettiremiyoruz.
Son dönemde artık bu kabul etmeme halleri onlara bile fazla gelmiş olacak ki, kadın cinayetlerine karşı eylem yapmaya karar verdiler. Tabi önce sevindik. Bizim memlekette güzel adetler vardır. Mesela bayramlarda küsler barışır. Türkiye’de muhalif kesimlerin “bayramı” demek olan Gezi direnişinin ardından, AKP karşısında mücadele eden tüm güçlerde bir arada durma eğilimi ortaya çıktı. Biz de politika buna göre yapılır, diye düşündüğümüzden, bu kardeşlerimizin kadın cinayetleri ile ilgili ortak eylem yapma çağrılarını değerli bularak, yaptıkları toplantılara katıldık. Ancak gördük ki, ne Gezi direnişi, ne kadın hareketinin bu kadar ilerlemesi ve toplumla kucaklaşabilmesi, küçük burjuva feministlerinin politik olmalarını sağlayamamış. Kendi dışında her görüşe kapalı olan bu arkadaşlar, “femina” işareti dışında hiçbir işaretin eylemde kullanılmasının söz konusu bile olmadığını karşımızda kale gibi savundular. Bu demokrasiye bile ters olan yaklaşım, mücadele kaçkını oldukları için mücadele edenlerin amblemlerine bile dayanamayan küçük burjuva feministlerine yakışırdı ancak. Öyle de oldu. İzmir’de yürütülen görece demokratik tartışmalar, küçük burjuva feministlerinin düştüğü durumu daha da iyi gözler önüne serdi. Örneğin toplantı sırasında bir LGBT örgütünden arkadaşımız, “Yıllardır İstanbul’da elinde sopayla eylem yapanların başında nöbetçilik yapıp, bu bayrak olmaz, bunu istemem diyenler gibi yasakçılık olmamalı” dediğinde bu gerçeği çok iyi anladık. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’na ayrıcalık tanınsın, onlar bizim şu an yaptığımızı yıllardır her gün yapıyor” diyenler bile oldu. Hatta bazı sosyalist örgütlerden kadın arkadaşlar, bu demokratik ortamdan cesaret alarak “Evet femina bizi de temsil etmiyor” bile dediler. Mücadeleyi başkalarına havale etmelerinden daha olumlu bir tutum elbette. Her ne kadar logolarımızı kullanma hakkına yine yasakçılık getirilse de, bu görece demokratik tartışma ortamından ötürü İzmir’de ve birkaç ilde daha yapılan eylemlere Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak katıldık.
Tartışmaların devamı gelir mi bilinmez, ancak şunu çok iyi biliyoruz: Kadın hareketinin toplumla kucaklaşabilmesine ayak direyen, kadın cinayeti gerçekleri karşısında bile sadece kadın olarak kendi kişisel haklarını savunan bir feminizm anlayışı yenildi. Tarih, hakkını mücadele ede ede alan, ilerlemeci ve toplumla buluşabilen bir kadın hareketini yaratanları yazacak.