“Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, can evim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.” Can Yücel
Erken başlayan ılık bir kış akşamı. Işıklı ve kalabalık caddelerden hızlı adımlarla geçiyorum. Pınar ile tanışacağım birazdan. Saat altı buçuk. Yeteri kadar geç kaldım- belki de yeterinden fazla. Yine de merak ediyorum Pınar’ı. En sevdiği yemek neydi? Sessiz miydi? Çok mu konuşurdu?...
Zeki abi benden önce gelmiş. İlk çayının ortasında yakalıyorum onu. Birkaç günlük sakal var yüzündeş omuzları dik değil, hep başka yerde gibi bir havası var. Nasılsın diye sorunca sırf ağız alışkanlığından iyi diyor. İyi olmadığını biliyorum.
Susuyoruz uzunca. Oysa konuşsak, konuşabilsek, Pınar’ı anlatacak bana Zeki abi. Sessiz ama güler yüzlü bir kızdı diyecek. En sevdiği rengin pembe olduğunu, narin büyütüldüğünü, ev yemeğini pek sevmediğini, dönerli sandviçe bayıldığını… Anlatacak. Yüzüme bakacak sonra biliyorum, çökük gözleri biraz aydınlanacak: “Kızım bana âşıktı-ben de kızıma.” Diyecek. “Anlat lütfen” diyorum; “Şimdiden başlayarak geriye doğru.”
“Ben işe gidip geliyorum. Emekliyim aslında. İşçi emeklisi. Çalışıyorum da bir yandan. Birbirimize yetiyoruz elimizden geldiğince. Pınar var, Atalay var, hanım var bir de. Hanım hasta. Önce rahmini aldılar, sonra beyninde tümör çıktı. Pınar, kıyamam ben ona, ilk başlarda söyleyemedi hatta annesinin hastalığını bana. Üzülmeyeyim diye. Zaten beni üzmemek için de haber vermediğinden oldu belki bu şey.”
Ney?
Ölüme şey diyor Zeki abi. Anlamlandıramadığımız, anlatamadığımız her şeyin yerine kullandığımız o şey işte. Oğlu Atalay’ı okula bıraktıktan sonra Pınar’ın başına gelen şey. 20’sinde evlenip, 22’sinde baba evine döndükten sonra Pınar, birbirine alışmış o mütevazı hayatı tam ortasından delip geçen şey. O şey işte, pompalı tüfek gibi, ölüm gibi bir şey.
“Pınar üç çocuğumun tek kızı, ortanca gülüm. Maaşımı Pınar çekiyor, evin faturalarını Pınar ödüyor, annesini hastaneye Pınar götürüyor, Atalay’ı okula Pınar götürüyor. Sanki dünyayı Pınar döndürüyor.”
Kısa bir süre sonra sayıklar gibi başlıyor Zeki abi:
“ İnsan unutur derler ya; unutmaz insan, belki alışır. Ben alışmayı da beceremedim ya, buna yaşamak denirse yaşıyoruz. İnsanın aklına her şey geliyor. Her şeyi düşünüyor insan, ama vaz geçiyor sonra, Atalay var çünkü ilk torunumuz. Bize geldiğinde bir yaşındaydı. Evladımın en güzel parçası diye düşünüyor insan. Geceleri yanımda yatardı Atalay, Pınar kızardı hatta; “Baba sen çok şımartıyorsun, ilerini de düşün.” Derdi. Ben ilerisini hiç böyle düşünmemiştim, düşünülecek gibi değil bu şey.
Ney?
8 yaşındaki bir çocuğa dedesinden daha dirayetli olmayı öğreten bir şey Bir okul sabahı büfeye tost almaya giden bir annenin neden dönemediğini anlayamamak gibi bir şey. O şey işte, pompalı tüfek gibi, ölüm gibi bir şey.
“Pınar’ın haberi geldiğinde ben inanamadım önce. Sonra da her şeye olan inancımı kaybettim zaten. Çok da önemli değil artık. Ev dağınıkmış topluymuş, ben iyiymişim kötüymüşüm önemli değil. Çalışmak da umurumda değil artık. İşten geldiğimde Pınar gülerek karşılardı beni her zaman. Onun gülümsediğini görünce hiç yorulmamış gibi olurdum. Şimdi her şey yoruyor beni. Atalay’ı görmeye gidiyorum sadece yeni okuluna. Atalay’a artık babaannesi bakıyor. Anneannesi hasta çünkü. Bense tek başıma yetemiyorum. Teselli etmek ister gibi bir hali var Atalay’ın beni. Benden daha güçlü; annesi gibi. Pınar’ın odasında fotoğrafları duruyor hala. Pınar çerçevelerin içinden bana bakıyor. Ne yıllardır oturduğum evin bir anlamı kaldı, ne de Pınar’ımı herkesin sevdiği o mahallenin. Bir insan nasıl böyle davranabilir, insan dediğim de alışkanlık; çünkü bu vahşet bir insanın yapamayacağı bir şey.
Ney?
Aidiyetlerimizi yabancılara kaptırmak gibi bir şey.Evlenmezsek seni öldürürüm, ben üç beş yıl yatar çıkarım, sen hayatından olursun diyebilecek kadar kötü niyetli bir şeyO şey işte, pompalı tüfek gibi, ölüm gibi bir şey.
Şey’lerin tanımsızlığında epey bir oturuyoruz beraber. Pınar her hangi bir sabah gibi o sabah evden çıkmamış gibi, Atalay’ı okula götürmemiş gibi, o şey hiç olmamış gibi, Pınar hep 29 yaşında kalmış gibi susuyoruz.
Tedavisi hala devam eden Ümmü teyzeyi, onun iyi olma çabalarını, doktora her gittiğinde bir torba ilaçla çıkmasını, hem beynindeki hastalıktan hem de psikiyatrik yardım almasından kaynaklanan unutkanlığını konuşmuyoruz artık. Hazır susmuşken bir uzun da adaletsizliğe, verilmeyen cezalara, çıkarılmayan yasalara, kadınlardan kahkahaları esirgeyen asık suratlı adamlara, kadınlar öldürülmesin diyemeyen aymazlığa susuyoruz.
Karşılıklı oturup susmak da tuhaf bir şey.
Ney?