Günümüz bireyi üzerinde temel olarak üç büyük baskı unsuru vardır; Devlet, aile , toplum. Bu üç temel otorite bireyi aynılaştırmak, “uysallaştırmak” , sistemin yararına yetiştirmek, kısacası var olanı tekrar üretip kendi devamlılıklarını sağlamak için çabalamaktadır. Bu sebeple diyebiliriz ki ne aile ne devlet ne de toplum güvenilebilirdir. Devlet kendi devamlılığını sağlamak adına aileyi, aile ise toplumu şekillendirir. Toplumsal ahlak ve doğrular aslında ailenin içinde yaratılan değerlerin yansımalarıdır. Peki aile içi bireylerle en çok vakit geçiren, emek gösteren dolayısıyla bireyi şekillendiren kişi annedir. Bu yüzdendir ki aile ahlakı annenın yarattığı bir çerçevede şekillenır ve toplum ahlakını oluşturur. Bu neden-sonuç ilişkisini çok iyi analiz etmiş olan devlet otoritesi ise bu durumda ilk once kadını şekillendirmeye çalışır.
Eğitim seviyesi düşük, aile boyundurluğundan kendini kurtaramamış kadın devlet için tehlikeliler listesinde değildir; çünkü o uyum sağlamak ve dışlanmamak için toplum ahlakına boyun eğecek ve sistemin istediği kadın tipi olacaktır. Asıl dikkat edilmesi gereken kadın tipi başkaldıranlardır ve bu baş kaldırı genelikle kadının aile ve toplumsal baskıdan kurtulduğu döneme tekabül eder ; Üniversiteye
Üniversite kadının aydınlanması, politikleşmesi ve kendini tekrar inşaa etmesi için bir fırsattır
Kadın üniversiteye geldiğinde artık eve gelme saatini denetleyen kimle beraber olduğuna karar veren ve hayatını bir cam fanus içinde yaşamasını sağlamaya çalışan aile yoktur; yani bir erkek gibi yaşar. Bu aile otoritesi tam olarak kalktı diyemeyiz sadece eskisi kadar etkili değildir yoksa kadın tabiki o zamana kadar içinde yetişitiği “aile ahlakını” daha doğrusu “anne ahlakını” da kendisiyle taşır fakat universitedeki çeşitlilik ona tek doğrunun kendisi olmadığını daha doğrusu doğru diye birşey olmadığını gösterir. Bu da her bireyi olduğu gibi kadını da sorgulamaya iter. Üniversite aynı zamanda kadına kendini geliştirebileceği, sığ günü kurtarma çabasından çıkıp daha üst bir bilinç kurabileceği entellektüel, sosyal ve siyasal bir ortam yaratır. Tüm bu koşullar altında kadın kendini 18-20 yıllık bir aile ögretisinden sıyırıp yeniden şekillendirme imkanı kazanır.
Ailenin otoritesi dışında kadın üniversiteye geldiğinde üzerinde saydığımız üç otoriden birinin daha etkiside azalır: Toplum. Ne kadar aynı şehirde yaşarsa yaşasın üniversiteli kendisi için o şehirde yaşayan yerli insanın kültür ve ahlakından farklı bir ahlak oluşturur ve öyle yaşar. Bu yüzden mahalledeki teyzenın bizim için yaptığı dedikodu çok umrumuzda değildir oysa o mahallede ailemizle beraber yaşasak durum hiçte öyle olmayacaktır. Toplumsal baskı hala vardır elbet fakat üniversiteli kadın bunu ciddiye almaz cünkü pratikte o teyzenin söylenmesi en fazla bir sözün kırıcılığından ibarettir.
En nihayetinde üniversiteye gelen bir kadının üzerinde sadece bir otorite ısrarla hüküm sürmeye çalşır o da devlettir.
AKP söylemleri kadının cinselliği üzerinden karalama kampanyası yapmaktan ibaret
Üniversiteye gelip bilimsel bakış açısı kazanan, kadın sorunundan haberdar olan, bilinçlenen, politikleşen ve bu yolla devletin çarkına çomak sokan kadın devletin hedefine girer.Zira bu kadın devletin istediği „aile annesi“ değildir ve kesinlikle çoğalmamalıdır. Üniversiteli kadına yönelik iktidarın kirli söylemleri işte tam bu sebepten…İktidar verdiği demeçlerle üniversiteli kadınların ailelerini ve toplumu kışkırtmaktadır. Bunu yaparkende cinselliğe yani biz 3. Dünya ülkelerinin en büyük sorunlarından birine atıf yaparak söylemini meşrulaştırıp ailelerden ve toplumdan bu davranış tarzı için onay almaya çalışmaktadır.Recep Tayyip ERdoğanın üniversitede kızlı-erkekli kalıyorlar söyleminin gerekçesini„ Bunlar aynı apartmanın içinde, daire komşuları ihbarı yapıyor. Buralarda nelerin olduğu belli değil. Karma karışık her şey olabiliyor. Anneler babalar feryad ediyor.” gibi sözlerle açıklaması bu duruma en açık örnektir.Toplum ve aile baskısının kadını bir nebze olsun terkettiği üniversite mecrasında otorite olarak tek başına kalan devlet, kadını şikayet etme yöntemine başvurur. Ağlak bir çocuk kini ve çaresizliğiyle sümüğünü akıtarak „annnnneeeeeee“ diye bağırır „anne bak sevişiyorlar!“
Kizlı-erkekli muhabbetler işte hep bu yüzden. Üniversite yurtlarını kadın erkek olarak ayırmalarının sebebi bu. Erasmus bir veledi zina* üretme programıdır demeleri işte bundan. Kahkahamıza göz dikmeleri, etek boylarımızı, taytlarımızı tecavüze davetiye çıkarma aracı olarak belletmeleride ... Ailemize şikayet ediyorlar böylelikle. Annemize diyorlar ki „okusun tamam da namusun herşeyden önemli değil mi? ve böylelikle üniversitedeki kadını yıldırmaya çalışıyorlar.
Ama biz devlete, aileye ve topluma tüm kararlığımızla cevap verecek, söylemlerinin altındaki mantığı bildiğimizden duruşumuzun haklılığını anlatıp çoğalacağız. Bazen öyle anlar gelecek ki cevaba bile tenezzül etmeyeceğiz ve Gezi ruhunun bize öğrettiği toplumsal mizahla, bizim kızlı erkekli kalmalarımızda, erasmuslarımızda ne yaptığımızı soranlara şöyle diyeceğiz :
Sorma , çayın su gibi aktığı birgeceydi ve o son çayı içmeyecektik.