Kadınlar kendilerine emanettir
6.3.2015
Prof. Dr. Fatmagül Berktay yazısında kadına yönelik şiddete karşı kadın hareketinin mücadelesinin önemine yer veriyor. Çözüm için var olan yasaların uygulanmasını ve imzalanan uluslararası sözleşmelerin gereği yapılması gerektiğini söylüyor.

 Kadınları özerk insan varlıkları değil de erkeklerin koruması altında "sahip olunan" emanetler olarak görürseniz, kadına yönelik şiddeti önlemeniz mümkün olmaz. Çünkü emanetçi, kendi insafına kalmış "emanet"e her an hıyanet edebilir, nitekim sürekli de ediyor!

 

Özgecan Aslan’ın hunharca katledilmesi, ülke çapında çok haklı bir infiale ve aslında yıllardır bildiğimiz ya da bilip de gözlerimizi kapadığımız gerçeklerin gündeme gelmesine sebep oldu. Neydi bilip de gözlerimizi kapadığımız gerçekler? Bizzat devletin verdiği -dolayısıyla hakikatin hayli altında olduğunu tahmin edebileceğimiz- rakamlara göre, kadına yönelik şiddet inanılmaz artmış durumdaydı. Günde ortalama 3 kadın erkekler tarafından katlediliyor, tecavüze uğruyor ve yargıya intikal edebilen bu vakaların çoğunda da mahkemeler katillere ve tecavüzcülere "iyi hal" indirimi uyguluyordu. Üstelik bu cinayetler, eskiden sanıldığı gibi "orada uzakta" bir yerlerde, kırsal alanlarda, ülkenin "feodal ilişkilerin hüküm sürdüğü" doğu bölgelerinde filan değil, yanı başımızda, büyük kentlerde, hatta eğitimli olduğu var sayılan kesimlerde cereyan ediyordu.

 

Herkes niye diye şimdi sormaya başladı. Oysa kadına yönelik şiddet, uzun süredir ülkemizin en yakıcı sorunlarından biri. Çünkü bu şiddetin kaynağı, dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi ülkemizde de kadınlar ile erkekler arasındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliği; kadını aşağı, erkeği ise üstün konumda gören, erkeği kadının toplumsal denetimiyle, "namus bekçiliği" ile görevlendiren erkek egemen iktidar ve zihniyettir.

 

“Erkek egemen zihniyet, kadına uygulanan şiddeti töre, kültür, namus, "kadının yanlış hareketleri" vb. gerekçelerle mazur görmeye, meşrulaştırmaya fazlasıyla hazırdır.”

 

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve kadına şiddet, her toplumda görülüyor ama dereceleri farklılaşıyor. Cinsiyet eşitliği açısından daha ileri ülkelerde, kadına şiddetin varlığının daha az ve bu konudaki toplumsal bilincin gelişmiş olduğunu ama en önemlisi siyasal iradenin cinsiyet ayrımcılığını ortadan kaldırmak konusunda gerçek bir çaba gösterdiğini görüyoruz. Maalesef Türkiye bu tür ülkelerden biri değil.

 

Ülkemizde kadınlar hayatın hemen her alanında ayrımcılığa tabi tutuldukları halde bu durumun değişmesi için pek az şey yapılıyor. Yapılanlar ise ya sorunun kaynağından ziyade görüntüleriyle ilgili oluyor ya da her şeyi ceza mantığıyla halletmeye meyyal olan devlet geleneğine uygun biçimde cezai müeyyideleri arttırma çağrılarından ibaret kalıyor. Oysa kadına yönelik şiddet, her alandaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hem sonucu hem de en çarpıcı göstergesidir. Çünkü eğitim, siyasete katılım, ekonomi vb. alanlardaki sorunlar, olanca yakıcılığına karşın, kadınların tümünü kapsamayabilir. Oysa şiddet, bütün kadınların başı üzerindeki bir Demokles kılıcıdır. En korunaklı sanılan, toplumun "namus" normlarına en çok uyan kadınları da hiç beklenmedik bir anda ve yerde, en hunhar biçimde vurabilir.

 

Erkek egemen zihniyet şiddeti meşrulaştırıyor

Bu noktada, son yıllarda kadın cinayetlerinin inanılmaz ölçüde arttığı gözlerimizin önündeyken, olması gereken infial ve protestonun neden bu kadar geç kaldığını sormak gerekiyor. Sorunun cevabı, uğradığı şiddetten gene kadını sorumlu tutan erkek egemen zihniyetin, Özgecan Aslan cinayetinde "meşrulaştırıcı" bir gerekçe bulamamasında saklı. Çünkü erkek egemen zihniyet, kadına uygulanan şiddeti töre, kültür, namus, "kadının yanlış hareketleri" vb. gerekçelerle mazur görmeye, meşrulaştırmaya fazlasıyla hazırdır.

 

Kadın sokakta şiddete ve tacize maruz kalmışsa şu ya da bu şekilde "yanlış hareket" ederek, "uygunsuz" giyinerek, gece sokağa çıkarak -bu gerekçeleri istediğiniz kadar uzatabilirsiniz- şiddeti kendisi çağırmıştır, erkeği tahrik etmiştir; kimilerine göre kadın zaten "fitne unsuru"dur, sokaktaki varlığı bile tahrik edicidir. Anlayış böyle olunca da kadınlar öldürülürler, tecavüze uğrarlar, dayağa ve şiddete maruz bırakılırlar; sonra da bunun sorumluluğu kadınların üzerine yıkılır ve maruz kaldıkları şiddeti bir utanç vesilesi olarak gene onlar yaşamak durumunda kalırlar. Hakimler de katillere ve tecavüzcülere "iyi hal" indirimi uygular; hapse girdiklerinde ise "namus şampiyonu erkek adam" diye alkışlanırlar.

 

Ülkemizdeki bu olgunun sayısız örneği var. Bunlar içinde belki de en çarpıcı olanı, yıllar önce cereyan etmiş olsa da bizlerin hafızasında dehşet verici canlılığını koruyan, 12 yaşındaki N.Ç.’nin 26 kerli ferli adamın tecavüzüne uğraması, Mardin’deki mahkemenin ise bu tecavüzcülere "çocuğun rızası" olduğunu varsayarak indirim uygulamasıydı. Üstelik Yargıtay da bu kararı onaylamıştı. O olay, bugünkü kadar infial yaratmamıştı. Çünkü N.Ç. toplumun "namus" koduna tam uymuyordu; küçük kızın "kendi rızasıyla" fuhuş yaptığı varsayılıyordu ve tecavüzcüler de "Eh ne yapsınlar, paralarının karşılığını almak istemişlerdi!" Dikkat edelim, 12 yaşındaki bir kız çocuğundan söz ediyoruz burada. Ama ne yazık ki kızların çocuk sayılmadığı, 9 yaşından itibaren gelin edilebilecekleri fetvasının verildiği ve pratikte de gelin edildikleri topraklarda yaşıyoruz. (Türkiye’de kadınların yüzde 26’sı 18 yaşından önce evlendiriliyor, 2014 verilerine göre bu çocukların çoğu dedeleri yaşta erkeklerle -50 ve hatta 60 yaş üzeri- evlenmeye zorlanmışlar. Keza kadınların en az yarısı fiziksel/cinsel şiddete maruz kalıyor.)

 

Söz konusu gerçekler her gün medyada yer alıyor, çeşitli raporlarla gözümüze sokuluyordu ama toplumun büyük çoğunluğu bunları ya görmezden geliyor ya da çeşitli gerekçelerle -mutlaka kadın bir "yanlış" yapmıştır, "aranmıştır", "namus" söz konusudur vb.- meşru görüyordu. Fakat son olayda öyle olmadı. Neden? Çünkü Özgecan Aslan cinayetinde böylesi bir "meşrulaştırıcı" gerekçe bulunamadı. Özgecan, gündüz vakti okuldan evine dönen, giyiminde kuşamında ve tecavüze direnmesinin ortaya koyduğu gibi davranışında her hangi bir "yanlış" olmayan, ana muhalefet partisi liderinin ifadesiyle "tertemiz" bir genç kızdı! Yani toplumun "namus" normuna uygundu! Özgecan Aslan’ın vahşice katli elbette yüreğimizi yakıyor. Ancak bu vesileyle sorunun esas kaynağını görmek ve N.Ç. gibi daha nicelerini hatırlayıp onlara yapılanların da hesabını sormak boynumuzun borcu.

 

Feminist bilincin önemi ve erkeklik krizi

Aslında bu konuda kadın hareketi, bağımsız kadın sivil toplum örgütleri ellerinden geleni yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Onların şiddete karşı gerçek bir mücadele vermeleri, sahip oldukları feminist bilinç sayesinde gerçekleşiyor. Bu bilince sahip olmak için dinsiz veya dindar olmanız gerekmez. Dünyanın her yanında feminist bilince sahip Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist, Hindu, Bahai, pagan, ateist, deist vb. olduğunu söyleyen sayısız kadın, 200 yüz yıldır kadın hakları ve özgürlüğü için mücadele ediyor. Çünkü feminizm inanç ile değil, haklar ve toplumsal cinsiyet eşitliği ile ilgilidir. Kadınların özerk bireyler olarak insan ve yurttaş haklarına sahip olmaları mücadelesi ile...

 

“Kadına şiddeti önlemenin yolu erkekleri hadım etmek, onlara elektronik kelepçe takmak, cezaları arttırmak değil, hele idam cezası hiç değil! Var olan yasalar uygulansın, imzaladığımız uluslararası sözleşmelerin gereği yapılsın yeter!”

 

Kadınları özerk insan varlıkları değil de erkeklerin koruması altında "sahip olunan" emanetler olarak görürseniz, kadına yönelik şiddeti önlemeniz mümkün olmaz. Çünkü emanetçi, kendi insafına kalmış "emanet"e her an hıyanet edebilir, nitekim sürekli olarak ediyor!

 

Kadına şiddetin yüksekliğinin diğer bir nedeni, Türkiye’de halen bir "erkeklik krizi" yaşanması. Bizimki gibi, kadın ile erkek arasındaki yöneten-yönetilen ilişkisinin toplumdaki otorite ilişkisini simgelediği bir kültürde, cinsel olan ile siyasal olan sıkıca ilişkili. Sürekli egosu şişirilen erkeğin gücü ve kimliği de kadını denetleme, onun itaatini sağlama gücüyle eşdeğer. Şiddetin en önemli gerekçelerinden birini kadının "itaatsizliği" iddiasının oluşturması da o yüzden.

 

Ne var ki erkeklerin önemli bir kısmı, çocukluktan itibaren şişirilmiş erkeklik kimliğinin yarattığı beklentileri pratik hayatta karşılama gücünden yoksunlar. Ekonomik koşulların kötüleşmesi, işsizlik, göç vb. sorunlar karşısında bir "erkeklik/güç kaybı" yaşıyorlar ve bu kaybın acısını da gene kadınlardan çıkarıyorlar. Nitekim işsiz kalan ve ailenin geçimi için kadın eşin çalışmasına muhtaç olan erkeklerin daha fazla şiddet uygulaması yeterince açıklayıcı. Bu tabloya bir de her şeye rağmen ekonomik açıdan bağımsızlaşan ve bilinçlenen, dolayısıyla eskisi gibi, "Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin!" deyip kaderine razı olmak yerine boşanmak isteyen, yani "itaat etmeyen" kadınların varlığını eklediğimizde, "Niye bu kadar erkek şiddeti?" sorusunun da cevabı veriliyor.

 

Kadına şiddeti önlemenin yolu erkekleri hadım etmek, onlara elektronik kelepçe takmak, cezaları arttırmak değil, hele idam cezası hiç değil! Var olan yasalar uygulansın, imzaladığımız uluslararası sözleşmelerin gereği yapılsın yeter! Ama en önemlisi, kadınların kendilerinden başkasına emanet olmayan eşit yurttaşlar olduğunu içine sindiren ve Türkiye’deki utanç verici cinsiyet eşitsizliği uçurumunu kapamak için gerçekten çaba harcayan bir siyasal iradenin varlığı.

 


  • YAZAR
  • Editor